BİLİM

Par Lagerkvist kimdir?

1951 Nobel ödülünü alana kadar dünyada pek az tanınan İsveçli yazar ve şair Par Lagerkvist, kendi memleketi İsveç’te büyük bir şöhret ve umumi hürmeti kazanmış özlü bir sanatçıdır.

Lagerkvist’in İsveç edebiyatına olan hizmeti birinci dünya harbinden önce, dünya çapında şöhret sağlamış olan yazarların ilk yıllarına rastlar. T. S. Eliot kendisine has bir tarz edinmiş, fikir tarafı özlü eserler veriyor. E. Pound, Yeats’i yepyeni bir nazım şekline teşvik ediyor; her bakımdan yeni bir şiir geleneği doğmak üzeredir. Edebiyatın her sahasında yeni bir uyanış başlamıştır. Tiyatro ruhu, roman janrı geçmiş günlerin havasını bırakmış, öndeki yılların getireceklerini kabule hazır, hamle üstüne hamle yazmakta.

Par Lagerkvist
Par Lagerkvist

İşte bu hareket ve faaliyet çırpınışları arasında Lagerkvist kendini kaybetmeden, değişen telakki ve zevklerin keşmekeşi içinde daha ziyade Dryden’in o akıp giden ahenk ve lirizmine kapılarak eserlerini vermeye başladı. Her yeni eseriyle edebi seviyesi biraz daha yükseliyor, dürüst ve moralist gayeleri belirliyordu.

1891’de doğan Par Lagerkvis’in hayatı gayet sakn, büyük mücadelelerden uzak geçmiştir. Fakir bir aileye mensup olduğundan gençliğinde sıkıntı ve mahrumiyet içinde yaşamıştır. Bu yılların tecrübelerini hemen hemen aynen Hakikatin Misafiri adlı eserinde görmek mümkündür. Upsala Üniversitesinde bir yıl kadar okuduktan sonra, o zamanın birçok gençleri gibi kendi kendini bulmak için Paris’in yolunu tuttu.

İsveç’e döndükten sonra mecmualara tahlil ve tenkit yazıları yazmaya başladı. Bu arada Kelime ve Resim Sanatı adlı bir risale neşretmişti. Bu kitabında resimdeki kübist prensiplerin şiire de tatbik edilebileceğini ve neticede mükemmel planlaştırılmış mimari kompozisyonlardan meydana gelen tecritlerin doğacağını izaha çalışyordu.

Bu fikirleri kendi eserlerinde aramaya kalkanlar biraz hayal sukutuna uğrayacaklardır. Umumiyet itibariyle Lagerkvist günlük konuşma tarzına uydurmakla beraber T.S. Eliot’un yaptığı gibi eski tarzını kullanır. Şiirlerine sık sık değişen, birbirleriyle gayet iyi ayarlanmış melodik bir hava hakimdir. Fakat his tarafından oldukça durgun olan bu eserlerde Yeats’in çırpınışları, Eliot’un entellektüel yükselişini, kübizmin o kendine has dinamik havasını görmek kabil değildir. Bilakis herşey durgunluk ve sadelik içinde akıp gider. Esasen üç taraflı bir sanatkar olan Lagerkvist’in en zayıf tarafı da budur.

Yazarın Cüce, Barabbas ve Cellat adlı üç romanına gelince, bu eserleri klasik anlayışın şaheserlerinden sayılır. Bu romanlar herhangi bir vakanın doğrudan doğruya kaleme alınmışı değil, kendi başına bir hayat dramı, sembolik müşahedelerle oyulmuş bir figürün heykeli gibidir. Başka bir ifadeyle bu romanlar Lagerkvist’in modern insanın aşksı, kendi içinde bunalmış haşin hayatı üzerinde vardığı hükümlerdir.

1933’te neşredilen Cellah herşeyi ile bir Orta Çağ şatosunda geçebilir, fakat burada Üçüncü Reich’in ilk günlerinde zamanımızda geçmektedir. Celladın meşum varlığı kan rengi bir pelerine sarılı olarak insanlık komedyasının orta yerinde beklemektedir. Birbiriyle fısıldaşarak geçen bir insan seli akmaktadır önünden. Nihayet o da yerinden kalkar. İleri doğru yürür, çığlıklar arasında kendi vazifesini şu kelimelerle duyurur. Beni çağırdığınız zaman yine gelirim. Yeter ki, benden yapabileceğim bu işi isteyin.

Cüce 1944’de basılmıştır. Bu da insan oğlunun vahşetini tahlil eder. Lagerkvist’in üslubu, hiçbir eserin ana dilinin bu kitapta olduğu kadar her zarfından istifade ederek acı bir istihzaya kaçmamıştı. Buna rağmen Cücenin görüş tarzını tasvip etmekten, insanları kimse benim kadar çıplak ve bütün sahteliklerinden ari göremez deyişini kabulden kendimizi alamayız.

Barabbas daha hüzünlü ve derine inen bir morele sahiptir. Sahifeler boyunca yazar modern insanın kurtuluşu uğruna bir Mesih bulmak endişesiyle çırpınıp durur.

Lagerkvist, İsveçte daha çok tiyatro yazarı olarak tanınır. Realist tiyatronun en esaslı prensiplerini daha 1918’de bir eserine yazdığı önsözde vazetmiş, bu fikirlerden hemen hiç ayrılmamıştır. Bu yazısında İbsen’in naturalizmi ilk Craig-Resinhar mektebinin iç dekarasyon fikrini reddedip daha sade, daha ifadeli bir şekle giderek yazarın mazi ve istikbale bağlı kalma mecburiyetinden kurtularak makul bir saha içinde serbest kalmasını istiyordu.

Bu telakkilerle yazdığı Cennetin Sırrı adlı bir perdelik piyesi büyük bir başarı kazandı. Tiyatronun en ileri gelen rejisör ve sanatkarları tarafından sahneye konulmuş olması eserin muvaffakiyeti üzerinde mühim rol oynadığı muhakkaktır. Bundan sonra yazdığı Görünmeyen ve Kendi Hayatını Yeniden Yaşayan Adam aynı derecede, bir manasızlık içinde bütün olarak doğan kıymetli piyeslerdir. Bilhassa bu sonuncusu her bakımdan yazarın en kuvvetli eserleri arasında yer alır. Bun takiben Ruhsuz Adam ve Karanlıktaki Zafer dış görünüşleri bakımından realist olmakla beraber, polemik hadiselerden istifadeyle nasıl bir içtimai moralist bir eser verilebileceğinin gayet iyi isbat eder.

Lagerkvist’in eserlerinin en büyük hususiyeti Alman ekspresyonistlerinin tesiriyle, yaşattığı, karakterleri isimlendirmeyip onları sadece insan: Kadın, Dilenci, Allah gibi çok umumi sıfatlarla ifade eder. Her mücadelede nihai zaferin ruhta kalacağına inanmıştır, eserlerinde hep bu temayı işler.

1949 da neşrettiği Bırakın Yaşasın adlı eserinde yeni iyimserlik havası hakimdir. Zamanın hudutlarına sığmayan Lagerkvist bu piyesinde geçmişin büyük şehitlerini bir araya toplayarak adeta bir oratoryo örmüştür. İsa, Jan d’Arc, Joe Brown, Socrat, Bruno, hep aynı kıymet hükmü altında yan yana toplanmıştır.

Bununla bir defa daha yazrın ruhun ölmezliğine inandığını görüyoruz. Her zaman her şeyi evvela sanatkar, nadiren bir filozof gözü ile gören ve duygularını başkalarına da anlayabilecekleri şekilde nakleden bir insan olan Lagerkvist modern klasisizmin devlerinden biridir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir