Kimdir

Ludwig van Beethoven kimdir?

Flaman asıllı Alman besteci. Çalgı müziğinin kimi biçimlerine, özellikle sonata en gelişmiş şeklini kazandırdı. Yapıtları, klasik dönemin doruk noktasını ve sonuçlanma aşamasını oluşturur.

Baba tarafından müzikçi bir ailenin çocuğu olarak 16 Aralık 1770’de Bonn’da doğdu. Dedesi, Bonn Prenslik Kilisesi’nde şarkıcı, daha sonra da müzik yönetmeni (Kapell-meister) olarak görev yap­mıştı. Babası da aynı koroda tenordu. Beethoven, 18. yy müzikçilerinin çoğu gibi, müziği meslek edinmiş bir çevrede doğmuştur. Nitekim kendisi de, dört yaşından beri müziğin baş uğraşı haline geldiğini belirtir. İlk derslerini babasından aldı. Oğlunun yeteneğini kavrayan baba, kazanç sağlama umuduyla, Mozart gibi bir “harika çocuk” yaratmak istiyordu. Bu isteği gerçekleşmedi ve Beethoven ancak yetişkin­liğinde dikkatleri çekmeye başladı. Yine de, çocuklu­ğunda yetenekli bir öğrenci olarak gözüktü.

İlk yıllarda oldukça düzensiz bir eğitim gördü. 12-13 yaşlarındayken okulu bırakmak zorunda kaldı. İlk sistemli müzik derslerini ise, 1782’de Christian Gottlob Neefe’den almaya başladı. Bir Protestan olduğu halde kilise orgculuğuna getirilen Neefe, geniş kültürlü, aydın bir kişiydi. Küçük öğrencisiyle arasın­da, karşılıklı saygıya dayanan olumlu bir ilişki gelişti. Ludwig, bir süre sonra Neefe’nin yardımcılığını yapmaya başladı. Bu konumu 1784’te resmen onay­landı. 1787’de, Beethoven on yedi yaşındayken, özellikle Mozart’tan ders alması için Viyana’ya gönderil­di. Ancak annesinin ölmek üzere olduğunu öğrenince, birkaç hafta sonra Bonn’a döndü. Viyana’daki bu kısa dönemde Mozart, Beethoven’in doğaçlama piyano çalışını dinlemiş, ondaki olağanüstü yeteneği sezerek vurgulamıştır.

Annesinin ölümünden sonra babası tam bir alkolik oldu ve korodaki işini kaybetti. Evin ve iki kardeşinin geçimini sağlamak genç Beethoven’a düş­tü. Orkestrada ek görevler aldı ve bir süre sonra müzik dersleri vermeye başladı. Beethoven’in, bu zorlu koşullan yoğun müzik çalışmalarıyla karşılamış olduğu söylenebilir. Bonn’un soylu aileleriyle olumlu ilişkiler kurabilmesinde olağanüstü yeteneğinin bü­yük önemi oldu. Bu kişilerle dostluğu gelişti, onlara ve yakınlarına müzik dersleri verdi, sürekli yardım gördü. Çeşitli müzik biçimlerini inceledi, öbür sanat dallarıyla ve fikir hareketleriyle tanışıklık kazandı. Neefe’nin, o zamanlar sadece elyazmaları bulunan Bach’ın “İyi Düzenlenmiş Piyano” adlı albümleri üzerinde çalışmasını sağlamış olması, özellikle önemlidir.

1792’de, büyük bir olasılıkla Haydn’ın çağrısı üzerine, yeniden Viyana’ya gitme olanağı buldu. Haydn’la çalışmaları fazlasıyla ağır ilerlediğinden, Beethoven’i tatmin etmedi. Buna kişilik farklılıkları­nın da eklenmesiyle, aralarında saygılı ama uzak bir ilişki oluştu. Beethoven, otuz yaşını aşana değin çeşitli bestecilerden ders almayı sürdürdü. Üstün bir müzikçi ve bir piyano virtüözü olarak tanınmaya başladı. Doğaçlama olarak verdiği piyano konserleri, büyük ilgi ve hayranlık topluyordu. 1795’te halk önündeki ilk konserini verdi. Aynı yıl, “opus” numarası koyduğu ilk yapıtları yayımlanmaya başla­dı. Birçok başka bestecinin tersine, Beethoven’in hemen tüm yapıtları yayımlanıyordu.

Beethoven, Viyana’da da geçimini müzikle sağlı­yordu. 1808’de Kassel’a müzik yönetmeni olarak çağrıldı. Viyana’da kalmasını sağlamak üzere, aynı zamanda dostu olan kimi soylular, ona yüksek bir yıllık gelir bağladılar. Napoleon döneminin ekono­mik çalkantıları içinde değerini sürekli kaybetmiş olsa da, bu gelir, Beethoven’in bağımsız bir sanatçı olarak yaşama eğilimini desteklemiştir.

Ludwig van Beethoven
Ludwig van Beethoven

Yüzyılın dönümünde Beethoven ilk senfonilerini bestelemiş ve bunlar seslendirilmişti. Besteci zirveye doğru tırmanma yolundaydı. Ancak, aynı yıllarda çok büyük zorluklar, hatta felaketlerle karşılaştı. 1798’de başlamış olan duyma bozukluğunun giderek tam bir sağırlığa varacağı anlaşıldı. 1802 yazında, Viyana yakınlarında bir köy olan Heiligenstadt’tayken, belki de intihar etmeyi düşünerek ölümden söz eden bir mektup yazdı. Bir çeşit vasiyetname niteli­ğindeki bu belge, aynı zamanda onun gelecekte göstereceği direncin de izlerini taşır. Geçirdiği ruhsal bunalımdan gerçek bir irade gücüyle çıktığı söylene­bilir. Bu dönemde müziğinin tekniği, boyutları ve içeriği de gelişti. Eroica adını verdiği Üçüncü Senfoni’ si, veriminin ulaştığı yeni bir aşamanın habercisi sayılır.

Sağırlığı ilerledikçe Beethoven’in piyanist olarak çalışması güçleşti ve çabaları daha çok beste yapmaya yöneldi. Senfoniler, önemli sonatlar, konçertolar, oda müziği eserleri birbirini izledi. Bu dönemde, önceleri pek başarı sağlayamayan ve Beethoven’i uzun zaman uğraştıran Fidelio adlı tek tamamlanmış operası oluştu.

Sürekli artan sağırlığı da, kişilik özelliklerinin yanı sıra, onu insanlardan ve toplumdan uzaklaşmaya yöneltiyordu. 1815’te kardeşlerinden birinin ölümü üzerine yeğeni Karl’ın bakımını üstlendi. Karl, onun için her zaman bir sorun kaynağı oldu. 1812’den 1817’ye değin görece az ürün verdi. Daha sonra beste çalışmalarını yeniden yoğunlaştırdı ve Missa Solemnis, Dokuzuncu Senfoni gibi büyük, önemli yapıtlar verdi. Yaşamının son yıllarında yeni bir müzik anlayışını geliştirdiği bir dizi yaylı çalgılar dörtlüsü besteledi. Onuncu Senfoni’nin ilk taslakları üzerinde çalıştı. 1826 Aralığı’nda hastalandı; sağlığı giderek kötüleşti. 26 Mart 1827’de Viyana’da öldü. Cenaze törenine, ünlü kişilerin ve bestecilerin de yer aldığı on ya da yirmi bin kişilik kalabalık bir grup katıldı.

Beethoven hiç evlenmedi ve evlenmeyi hemen hiç düşünmedi. Ama her zaman aşklar yaşadı. Âşık olduğu kadınları idealleştirdiği için hayal kırıklıkları­na uğradı. Romantik denilebilecek bir duygusal yaşa­mı vardı. Ölümünden sonra masasının çekmecesinde, kimliği kesin olarak belirlenemeyen “ölümsüz sevgili” ye yazılmış bir mektup bulundu. Genellikle yalnız bir insan olarak kalan Beethoven’in bu durumu, kısmen sağırlığın ve kötü bir çocukluk yaşamının getirdiği kişisel özelliklere, kısmen de bireysel bağım­sızlık isteğine bağlanabilir. Özellikle son yıllarda huysuz, sinirli bir kişi olmuş, dostlarından bile uzaklaşmıştır. Aslında kalıcı dostluklar kurabilen biriydi. İlk gençlik yıllarında Bonn’da edindiği soylu dostları, genellikle onu desteklemeyi sürdürdüler. Daha sonraki yıllarda da gerek soylularla, gerek kendisine hayranlık ve saygı besleyen kişilerle yakın ilişkileri oldu. Buna karşın yalnız ve hırçın bir kişi olarak kaldı. Toplumla barışık bir hayat süremedi. Yaz aylarını hep Viyana yakınlarındaki kırlarda geçiriyor, kendisini doğanın içinde çok daha huzurlu hissettiğini sık sık tekrarlıyordu. Soylu kişilerden önemli yardımlar gördüğü halde, onlara bağımlı olmamaya özen gösterdi. Hatta bu kesime karşı özgürlükçü görüşleri savundu, müziğinde yansıttı. Öte yandan, notalarını iyi fiyatlarla yayımcılara satabiliyordu; ama onlarla hem pazarlığa girişmekten, hem de bu gibi ilişkilerden yakınmaktan geri durmu­yordu. Toplumsal yaşamdan bir türlü hoşnut olamasa da, yapıtlarında tüm insanlara seslenmek istiyor, evrensel değerlere sahip çıkıyordu.

Beethoven’in bu çelişkili yönleri bir ölçüde yaşamının ve kişiliğinin özelliklerine bağlanabilirse de, yaşadığı dönemin toplumsal özellikleriyle ve tarihsel olaylarıyla da yakından ilgilidir. 18. yy’ın sonları, Avrupa’da geleneksel feodal dönemin sona erdiği bir dönemdi. Beethoven’in doğduğu yıllarda başlayan sanayi devrimi, insan ilişkilerinin hızla değişmesine yol açmaktaydı. Pazar ekonomisinin gelişmesi, sanat­çılar için kiliseye ya da soylulara sığınma zorunlulu­ğundan kurtulma olanakları vaad ediyordu.

Öte yandan, Fransız Devrimi’yle birlikte gelişen özgürlük, eşitlik düşünceleri, tüm Avrupa’ya büyük bir hızla yayılmaktaydı. Bu düşünceler Ren Nehri kıyısındaki Bonn’a ve genç Beethoven’a da ulaşmıştı. Ancak Ona Avrupa’da soyluların egemenliği ve feodal düzen sürmekteydi. Orta Çağ’ın başlarından beri iki yüz kadar irili ufaklı prensliğe bölünmüş olan Almanya, Avusturya ve Bohemya, bu prenslerin mutlakıyet yönetimi altındaydı. Kırsal kesimde serflik düzeni egemendi. Bununla birlikte, prensler ve soylu­lar, kültür yaşamına önem veriyor, o dönem Avrupası’nın genel eğilimine uyarak bilimin ve sanatın kendi koruyuculuklarında gelişmesine çalışıyorlardı. Bu du­rum, müziğin, kilisenin etkisinden sıyrılmasına ola­nak sağlıyordu.

Beethoven’in yaşadığı yıllarda Bonn, artık bir taşra kasabası olmaktan çıkmış, kültürel bakımdan zengin ve canlı bir prenslik başkenti olmuştu. Genç sanatçı böylece hem yoğun müzik çalışmaları için uygun bir ortam bulmuş, hem de müziğe içten bir ilgi duyan soylularla gerçek dostluklar kurabilmişti. Habsburg İmparatorluğu’nun başkenti olan Viyana ise, adeta müzik içinde yaşayan bir kentti. Toplumun hemen her kesimi bu sanata ilgi duyuyordu. İmpara­torluk sarayı ve öteki prenslerin sarayları birer müzik merkezi oluşturuyordu. Viyana yaşamında geniş bir yeri olsa da müzik, büyük ölçüde aristokrasinin desteğine dayanıyordu. Beethoven, bu ortamda bir yandan soyluların desteğini sağlarken bir yandan da gerek özgürlükçü düşüncelerinin gerekse yoğun ba­ğımsızlık eğiliminin etkisiyle kendi yolunda yürüme çabasını sürdürdü. Kendi alanında bir doruk oluştur­masının yanı sıra, bugüne oranla çok sınırlı da olsa var olan pazar olanakları, onun başlıca güç kaynakla­rından biriydi. Nota yayımcıları ve konser salonu sahipleriyle ilişkileri, bu açıdan yorumlanabilir. An­cak, yapıtlarının pazar koşullarına göre değerlendiril­mesinden hoşnut olduğu söylenemez. Giriştiği pazarlıklardaki tutumu, paraya olan gereksiniminden baş­ka, yapıtlarının birer meta durumuna gelmesinden ve besteciliğinin yanında işadamlığı da yapmak zorunda kalışından duyduğu sıkıntıyı yansıtır.

Beethoven’in bu tavrı, müzikçilerin kendi ola­naklarıyla yaşamalarına ve bağımsızca çalışabilmeleri­ne önemli bir katkı sağlamıştır. Onun bu bakımdan bir dönüm noktası oluşturduğu, genel kabul gören bir yorumdur. Besteci, döneminin toplumsal koşulları ve siyasal gelişmeleriyle ilgilenmiş, bir müzikçi olarak bunlardan hem etkilenmiş hem de bir tavır almıştır.

Yapıtları, genel olarak, programlı müzik örnekleri değildir. Bu yüzden, bu etkileşimin dolaysız bir yansıması pek görülmez. Ancak, böyle bir etkileşimin var olduğunu gösteren olgular bulunmaktadır. Bunla­rın en bilineni, Beethoven’in Üçüncü Senfoni’siyle —Eroica (Kahramanlık)— ilgilidir. Bu yapıtı Napoleon’a adamış, başına Bonaparte sözcüğünü yazmıştı. Onun kendini imparator ilan etmesi üzerine partisyo­nun ilk sayfasını öfkeyle yırtıp attı. Daha sonra yem bir adak cümlesi yazdı: “Vücudu hâlâ yaşadığı halde ruhu çoktan ölmüş bir kahramana”. Ama 1804 başla­rındaki bu olaydan iki yıl önce de, Napoleon’un Papa’yla yaptığı antlaşma Beethoven’i endişelendir­mişti. Bir mektubunda hem bu endişeyi belirtir, hem de devrimci ateşin artık sönmekte olduğundan yakına­rak bestelerini bu durumun bilincinde olarak sürdüre­ceğini, devrimci coşkuyla donanmış bir sonat bestele­menin artık anlamlı olamayacağını söyler.

Beethoven’in sanatıyla döneminin toplumsal, ta­rihsel koşullan arasındaki ilişki, kendini onun müzi­ğinde de doğrudan doğruya duyurur. Bonn’da geçen yıllarında beste çalışmaları olmuş, ancak besteci bunlara opus numarası vermemişti. Yine de bu çalışmalar, daha sonraki kimi ürünlerinin çekirdeğini oluşturdu. Beethoven, Viyana’ya gelişinden Heiligenstadt’ta geçirdiği zorlu günlere kadarki on yıllık dönemde (1792-1802) ilk önemli yapıtlarını verdi. Özellikle Mozart ve Haydn’ın etkisinin açıkça belir­diği bu dönemde bile müziği, bir yenilik izi taşıyordu. Klasik üsluba bütün yakınlığına karşın yapıtları, soylu müzik koruyucularının yerleşik zevklerine aykırı özelliklere de yer vermekteydi. Birinci Senfoni’ si olumlu karşılandı ama klasik biçimlere uymaya daha çok özen göstermesi de tavsiye edildi.

Beetho­ven, İkinci Senfoni’de bunun tam tersini yapmaktan çekinmedi. 1803’te bestelediği Üçüncü Senfoni, Beethoven’in müziğinin özgün kişiliğini tam anlamıyla bulduğu yeni bir dönemin başlangıcını oluşturdu. Bu dönemin yapıtlarında, klasik biçim anlayışında önemli değişik­likler yaptığı gibi, müziğin, kişinin duygularını, yönelimlerini dile getiren boyutunu öne çıkardı. Böylece 19. yy’ı kapsayan Romantik akımın öncüsü oldu. Haydn ve Mozart’la birlikte “Viyana Klasikle­ri” arasında anılan Beethoven’in, Romantizm akımına dahil edilip edilemeyeceği tartışmalıdır. Klasik ve Romantik akımları kesin bir çizgiyle ayırmanın ola­naksızlığı, sınıflandırma yapmayı zorlaştırır. Üstelik, her iki gelenekte yer alan pek çok bestecinin Beethoven’dan önemli ölçüde etkilenmiş olduğu da bilin­mektedir. Bunların arasında, Brahms ve Wagner gibi, gerek müzikleri, gerekse kişilikleri bakımından hayli farklı, hatta karşıt örnekler de bulunur. Müzik tarihinin gelişimi içinde Beethoven’i bu bakımdan da bir geçiş ve dönüm noktası olarak görmek gerekir. Yapıtlarındaki duygu ve anlatım yoğunluğu, daha önce görülmemiş bir düzeydedir.

Bu özellik, bestecinin kişisel eğiliminden olduğu kadar, yaşadığı dönemin gereklerinden de kaynaklanıyordu. Zorlu bir değişim sürecindeki Avrupa insa­nı, politik çalkantıların ve sanayi devriminin etkileriy­le, yepyeni bir dünyaya adım atmakta olduğunu hissediyor, hem bu hızlı gelişmenin çekiciliğinden coşku duyabiliyor, hem de geleceğin belirsizliklerin­den ve geçmişin yitirilmesinden korku ve endişeye kapılıyordu. Beethoven’in müziğindeki duyarlılık, bu çelişkili duygulan dile getirmiş, bazen acılı bir anlatı­ma bürünmüş ama daha çok coşkulu bir güçlülük ve özgüveni yansıtmıştır. Özellikle Beşinci Senfoni’si, bu açıdan yorumlanmaya elverişlidir. Fidelio adlı opera­sı, Egmont Uvertürü gibi yapıtlar, özgürlüğün, büyük zorlukları alt eden bir başkaldırıyla zafere ulaşma­sını konu edinmiştir.

Beethoven’in çağında, gelişmekte olan sanayi devrimi ve onunla birlikte görülen ve görülebilecek olan insanların yaşamlarındaki değişiklikler, kırsal hayatın varsayılan dinginliğine dönme yolunda bir özlemin de doğmasına yol açmıştı. Özellikle roman­tik düşüncede bulunan doğaya yönelme eğilimi, Beethoven için de kişisel huzurun başlıca kaynağıydı. Onun bu eğilimini yansıtan en önemli yapıtı, Altıncı Senfoni’dir(Pastoral-“Kırsal”). Altıncı Senfoni, bestecinin programlı müziğe en çok yaklaştığı ürünlerinden biridir. Ama kendisinin de vurguladığı gibi, bu senfonide doğanın doğrudan bir anlatımı yapılmamış, onun insanda bıraktığı izlenimler ifade edilmeye çalışılmıştır. Yedi ve sekiz numaralı senfonileri de, yine herhangi bir programın bulunamayacağı, çarpıcı tezatlarla yüklü, coşku dolu yapıtlardır.

1813-1817 arasındaki bir çeşit bekleyiş döneminden sonra Beethoven, ölümüne değin süren verimli bir çalışmayla, son büyük yapıtlarını oluşturdu. Bu nedenle, bekleyişin aslında içten içe bir hazırlanma sayılması gerektiğini ileri süren yorumlar da vardır. Bestecinin son ürünleri, önemli üslup yenilikleri getirmiştir. Bunların, yalnızca kendinden sonraki 19. yy müzikçilerini değil, çağdaş bestecileri bile etkiledi­ği söylenebilir. Örneğin Stravinski, Beethoven hak­kında önceleri oldukça eleştirel bir dil kullanırken, sonradan, bir yaylı çalgılar dörtlüsünün son bölümü olarak yazılıp Beethoven’in ayrı bir opus numarası verdiği Grosse Fuge’de (“Büyük Füg”) ve genel olarak bestecinin son dönem yapıtlarında yepyeni bir müzik anlayışının izlerini bulduğunu belirtmiştir.

Yaylı çalgılar dörtlülerinden başka bu dönemin önemli ürünleri, Missa Solemnis, son piyano sonatları ve Dokuzuncu Senfoni’dir. O yıllarda, Napoleon’un yenilmesinden sonra Avrupa’da siyaset yeni bir den­geye ulaşmış, görece bir istikrar dönemi başlamış ama aynı zamanda devrim, yerini tepkici hareketlere ve tutuculuğa bırakmıştır. Böyle bir ortamda Beethoven, bu son yapıtlarıyla insanlığa yeni bir coşku ve inanç gücü getirmeye yeltenmiş gibidir. Özellikle Doku­zuncu Senfoni, Schiller’in “Ode an die Freude” (“Neşeye Övgü”) adlı şiirinden alınan sözlerle örülen korolu son bölümüyle, insanın geleceğe ve kendine olan güvenini tazeleme gereksiniminin bir ürünüdür. Öte yandan, senfonik müziğe insan sesinin eklenmesi, şaşırtıcı bir biçim yeniliğidir.

Beethoven, Dokuzuncu Senfoninin 1824’teki ilk çalmışını kendi yönetti. Yapıt, büyük bir başarı sağladı. Ancak bestecisinin sağırlığı, konserden sonra alkışları duyamayacağı kadar ilerlemişti. Ölümüyle sonuçlanan hastalığının engellemesine değin beste çalışmalarını sürdürdü. Tamamlayamadığı yeni beste çalışmalarına girişti ve onuncu bir senfoninin taslakla­rını oluşturdu. Dolayısıyla, Beethoven’in Dokuzuncu Senfoniyle son sözünü söylemiş olduğunu düşünmek yanıltıcı olacaktır. Onun, müziği yaşamın ve toplu­mun içinde kavrayan anlayışıyla, böyle bir son söz düşüncesini bağdaştırmak güçtür.

Beethoven’in müzik alanında getirdiği yenilik, ağırlıkla, müziğin bir sanat faaliyeti olarak toplum ve yaşam içindeki konumunu değiştirmeye yönelik oldu, Ancak, buna birçok biçim yenilikleri dc eşlik etti. Sonat biçiminde Fransa kökenli bir 17. yy dansı olan “menuet” yerine “scherzo”ya yer vermesi, bunlardan biridir. Aslında, Haydn’da ve Beethoven’in ilk yapıt­larında da menuetin temposu çok yüksek tutulmuş, geleneksel anlayış terkedilmeye başlanmıştı. Beetho­ven’in üslubunda belirgin bir özellik de, bağdaştırılamaz gibi gözüken öğelerin, sonatın bir bölümünün bütünlüğü içinde bir araya getirilişidir. Bestecinin bazı yapıtlarındaki ritmik ve armonik gelişim, bağım­sız öğeleri bir araya getirir ve gelenekleri sarsan, şaşırtıcı özellikler taşır. Bir bölüm içinde temaların sıralanışı, geliştirilmesi ve birbirine bağlanışında da, alışılmamış değişikliklere rastlanır. Senfonilerinde “cresceı.do” ve “decrescendo”ların kullanılış tarzının kabullenilmesi, Beethoven’dan sonra bile güç olmuş­tur. Beethoven’daki bu sürekli yenileşme çabası onu, Rokoko etkisindeki gençlik yıllarından, ancak 20. yy müzikçilerince anlaşılmaya başlandığı söylenebilecek son yaylı çalgılar dörtlülerinin stiline dek götürmüş­tür. Bu yenilikler, hem çoğunlukla başarılı olmuş biçim denemeleri, hem de anlatımı güçlendirmeye yönelik girişimler olarak değerlendirilebilir. Beetho­ven’in çoğu yapıtında bir düşünceden yola çıktığı ve bunu geliştirmek, işlemek istediği bilinir. Ancak, biçim yeniliklerinin tümüyle anlatıma yönelik oldu­ğu, soyut müziğe ait endişelerin bulunmadığı, Beet­hoven’in bir programa dayanarak yorumlanmaya ancak sınırlı bir ölçüde yatkınlık gösteren müziği için, aynı kesinlikle söylenemez.

Beethoven’in müzik tarihindeki yeri genellikle bir doruk olarak nitelendirilir, insan sesini kullan­makta güçlük çekmiş, bu alanda fazla ürün vermemiş­tir. Buna karşılık, çalgı müziğini görülmemiş bir düzeyde geliştirdiği, kendisinden sonraki pek çok besteciyi büyük ölçüde etkilediği tartışılmaz bir gerçektir. Yine de bu devrimci bestecinin yapıtların­da, fazla yetkinleşmemiş bir felsefenin getirdiği müzik dışı öğelerin, soyut müzik açısından yer yer olumsuz sonuçlara yol açtığını ileri sürenler de vardır.

Beethoven’in müzik ve sanat tarihindeki özgün konumu, onun öbür alanları ve sanatçı olmayan kişileri de etkilemesine yol açmıştır. Pek çok düşünsel ve siyasal akım da onu sahiplenmiş; bu durum, hakkındaki yorumların çeşitlenmesine ve kimi yanıltıcı değerlendirmelerin ortaya çıkmasına neden ol­muştur.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir