Kimdir

Lev Nikolayeviç Tolstoy kimdir?

Lev Nikolayeviç Tolstoy  9 Eylül 1828 de Moskova’nın güneyindeki Tula vilayetinin Yasnaya Polyana kasabasında dünyaya geldi. Çar I. Nikola’nın istibdadı altındaki o devir Rusyasında er subaydan, esir köylülerden kahyadan, kahya ağadan, pederşahi aile reisleri de bölge komiserinden dayak yerdi; o rütbeden sonra dayak yerine şamar faslı başlardı; üst kademelerde ise iltimas, azil sürgün gibi başka yeller eserdi.

Lev Nikolayeviç, 1821 de evlenmiş olan Kont Tolstoy ile Prenses Mariya’nın dördüncü çocuğuydu. Prenses Mariye beşinci çocuğunu doğururken 1830 da öldü.

Lev Nikolayeviç 1837’de babasını da kaybettikten sonra 1841 de Kazan lisesine girdi. Üç ağabeyisinin aksine, orta karar bir öğrenci olmaktan kurtulamadı. Zekası kıt değildi. Fakat derslerin hepsine yetişmektense, kendisini ilgilendiren bahisler üzerinde durmayı tercih ediyor, bizzat seçtiği kitapları hızla ve dikkatle okuyordu. Tepeden inme bir programa değil, kendi tespit edeceği bir programa boyun eğmek istiyordu. Liseyi bitirdikten sonra Üniversiteye kabul imtihanını ancak ikinci deneyişte başarabildi. Doğu Dilleri Fakültesinde sınıfta kalmaca 1846 da Hukuk Fakültesine girdi. Burada sınıf geçtiyse de ertesi yıl Fakülteyi bıraktı. Büyük kusuru kararsızlıktı. Durmadan fikir değiştiriyor, tezatlar içinde yüzüyordu. En kuvvetli, en becerikli insan olunca olgunlaşacağına inanıyordu.Ama hangi alanda gösterecekti bu kuvveti?

On altı on yedi yaşlarındaki şahis programı şuydu:

  • İyi fransızca bilmek,
  • Tırnakları uzatmak ve tertemiz tutmak,
  • Selam vermeyi, dans etmeyi ve konuşmayı hakkı ile yapmak,
  • En önemlisi, hiç bir şey aldırmama,
  • Istıraba başkalarından daha iyi katlanabilmek.

Voltaire’yi okuduktan sonra dine inanışı gevşedi. Kilise ayinlerine devam etmez oldu. Kuram ile uygulama arasındaki uçurumu da fark etmeye başlamıştı. “On cilt felsefe kitabı yazmak, bir tek ilkeyi uygulamaktan daha kolay” diyordu.

On dokuzla yirmi iki yaş arasında kumara, içkiye zevk ve eğlenceye daldı. Borç içinde yüzüyordu. 1851 yılında, teğmen türbesi ile Kafkasya’da hizmet gören ağabeyi Nikola’nın yanına gitti. 1852 de astsubay sıfatı ile topçu bataryalarından birine verildi. Kafkasya’da kaldığı müddetçe sıhhatli hayli bozuldu. Romatizma, boğaz ve diş ağrıları, basur yakasını bırakmaz oldu.

Edebi kişiliği ve sanat anlayışı

Can sıkıntısını gidermek maksadı ile roman yazmaya karar verdi. Çocukluk çağı başlığını taşıyan hikayesini beğenen şair Nekrasav, eseri çağdaş dergisinde yayınlayacağını Tolstoy’a bildirdi. Eleştirmeciler hikayeyi ilgiyle karşıyınca, genç adamın önü açılmış oldu.

Öte yandan, Gürcistan’daki kıyamcı şeyhlere karşı mevzii hareketler devam ediyor ve Tolstoy bu hareketlerin bir kısmında vazife alıyordu.

Savaşı, kör kaderin tertiplediği bir günah saymaya başlayan Tolstoy, insanlığa yeni bir yol çizme sevdasına kapıldı bir akşam. “Bu düşüncenin gerçekleşmesine hayatımı vakfedebilirim, diye yazdı not defterine. İnsanlığın ilerleyişine uygun yeni bir din kurmadır bu düşünce; insandan ve sırdan ayıklanmış, sonsuz mutluluğu vadetmekle kalmayıp bu dünyada bahşedecek olan pratik bir din, İsa’nın dini olacaktır bu.”

İlkel hıristiyanlığa dönüşü özleyerek Kilise’ye sırt çevirip öbür dünyadan çok bu dünyayı hedef tutan ve Tolstoyculuğun tohumlarını taşıyan bu düşüne fışkırıp dal budak salmak için tam yirmi dört yıl bekleyecekti.

Beri yandan Tolstoy, ateş hattından kurtulmak için çırpınıyordu. Sivastopal’un yirmi kilometre kadar kuzeyindeki bir bataryaya nakledildi nihayet. Savaştan insanları yakından görmekle kalmamış, korkudan cesaretle, uyuşukluktan atılganlığa kadar, askere has bütün duyguları benliğinde duymuştu artık. Sivastopal Hikayelerine aktaracaktı Kırım’da gördüklerinin tümünü.

Sivastopal’un düşüşünden sonra, yazarlığı meslek edinme kararını verip Petersburg yolunu tuttu. 1855 Kasımında vardığı başkentte, on yaş büyüğü Turgenyev’le tanıştı.

Gerçek mutlululuğun namuslu huzursuzlukta, sevgiye dayanan çabada olduğu keşfetti bu devrede. Mutluluk iyidedir. İyi de bir çatışmadır kanısına vardı. Huzur, ruhun şerefsizliğidir, dedi. Ve ilave etti: “Ölümsüzlüğün var olduğunu, sevginin var olduğunu, ve sonsuz mutluluğa ermek üzere başkaları için yaşamak gerektiğini buldum.” Bu andan itibaren kendi dinini ortaya koymuş sayılabilir Tolstoy. Din yönetmez sürdüğü hayatı, sürdüğü hayat yaratır dini Lev Nikolayeviç’te.

Sonya (öbür adı Sofiya’dır) ile nişanlanışı 1861 yılına rastlar. Genç kız on sekizinde, kendisi otuz dördündeydi. Üç kız kardeşin ortancası olan varlıksız Sonya Bers, sulu boya resim yapan, hikayeler yazarın, orta okulu bitirmiş alımlı bir kızdı. Tolstoy zengin bir asılzade idi. 1862 Eylülünde nişanlanıp haftasında evlendiler.

Çevresine hakim olmak isteyen huysuz bir yaratıktı Sonya. Evliliklerinin ilk on beş yılı, yine de, tam bir mutluluk içinde geçti. Ten hazzı lemimledi iki eşi birbirine. Genç karısının huysuzluklarına ilk zamanlar aldırış etmeyen Tolstoy, “kötülüğe mukavemet göstermemek” ilkesini başkalarına öğütlemeden önce kendi üzerinde uygulayacaktı böylece. 1862 Haziranında bir oğulları dünyaya geldi.

Sonya kıskanç bir kadındı. Fakat evine düşkündü. Kararsız ve uçarı Tolstoyu’u kendisine bağlamakla soluklu eserler yaratmasına zemin hazırlamış oldu.

Savaş ve Barış adlı büyük romanını Tolstoy bu sırada tasarladı. 1863 de Hugo’nun Sefiller’ini okuyunca bir toplumu tasvir etmek, bir çağın havasını vermek isteğine kapıldı. 1864 yazında ilk bölümlerini kağıda döktü. Savaş ve Barış adını sonradan alacak olan eser 1805 yılı başlığını taşıyordu. Rus habercisi dergisi 1865 Şubatından itibaren romanın ilk kısmını yayınlamaya başladı. 1805 yılı’nın ikinci kısmı da tamamlandıktan sonra roman kıvamını buldu. Tarihi kişilerle hayali kişileri bir araya getiren Tolstoy, halk olaylarını aksettiren resmi ağzın hep yalan dolanla beslendiği düşüncesinden hareketle, bütün tarihin kalıp bozucu bir ayna olduğu sonucuna varıyordu. Aşırılığı daha da ileri götürerek, tarih dokusunu meydana getiren olaylar üzerinde büyük adamların hiçbir etkisi olmayacağı iddiasını tekrarlayıp duruyordu. Önüne geçilmez gizli bir kaderin olayları birbirine bağladığı kanısındaydı. Napolyon’u gülünç göstermek için her çareye başvuran yazar, milli bir destan ortaya koymakla kalmamış, insanlık duyguları ile bezediği aşırı milliyetçi eğilimini de açığa vurmuştu romanında. Eserinin ilk iki kısmı 1805 yılı başlığıyla, 1867 de kitap halinde çıktıktan sonra Tolstoy romanın bütününe “Savaş ve Barış” başlığını koymayı kararlaştırdı. Proudhon’un aynı adı taşıyan kitabından aktardı bu başlığı. Roman 1869 sonbaharında tamamlanacaktı.

Adını yüceltecek olan Savaş ve Barış’tan sonra yaratıcı yanı yorulan Tolstoy çocuklar için bir alfabe hazırlamaya koyuldu. 1875’de kesiş Buzulok’u, 1877’de Optina Pustin manastırındaki rahip Ambruaz’ı ziyarete gitti. Tasavvufa bu ağır yönelişi yavaşlayan süzgeçler eksik değildi ruhunda. Asilzade gururu başında geliyordu bu kolay kolay koyuvermeyen süzgeçlerin.

Yayınevlerinin çekici teklifi üzerine başladığı yeni romanı sona erdirmeye çalışıyordu bu sıralarda. Vefasız kadının, Anna Karenina‘nın romanıydı bu. 1877 sonbaharında kitap halinde yayınlandı eser.

Huzursuz insanın dinden medet umma çağına ulaşan Tolstoy sofu görünmeye kalkıştı 1878 yılında. Oruç tuttu, günah çıkardı, köy kilisesindeki ayinlere katıldı. Ve nihayet 1878-79 kışında, Tolstoyculuğun ilk temel taşı sayılan “İtiraflar” ı yazdı. Birkaç güzel sahifenin yanı sıra, doktirinci Tolstoy’un bütün kusurları doluydu kitapta: kendi kendisini pek şiddetle suçlandırıyor, nedamet duygusu ile kıvranıyordu. Kişiliğini öne sürüp: Hastalarımdan ibaret alın der gibiydi okuyucularına. Kayıntıya da yol açan bir kitaptı itiraflar. Tolstoy’u ömrünün sonuna kadar kıvrandıran ve ölümüne sebep olan kayıntıydı bu. İnsan sürdüğü hayatı böylesine kötüledi mi, üstelik bu kötüleme başkalarına ahlak dersi verme gayesi güttü mü yıkmak gerekti bütün engelleri.

Tolstoy’ım sofuluğu iki yıl sürdü topu topu. Sofuluk demek, boyun eğmek, üstün bir yetkeyi kabul etmek demektir. Tolstoy ise, Kilise buyruklarına baş eğecek cinsten bir insan değildi. Kendi dinini kendi yaratmalıydı. 1879 dan sonra ibadeti bıraktı. Kilisenin İncil’deki ilkelerle ilişiği olmadığını isbata kalkıştı. Doğmatik ilahiyatı Tenkit ve Dört İncil’e ilk saflığını iade ediyordu. Aslında Tolstoy İncili’ydi bu.

1881 e kadar sürecek olan bu yoldaki çabasından başka kocalık görevini de ihmal etmiyordu. 1879 Aralığında onuncu çocuğu dünyaya gelecekti.

İncil’i örnek tuttuğu halde bir türlü günahkarlıktan kurtulamayış ağrına gidiyordu. Toplumda gördüğü fakirlik ve zenginlik tezadı yüreğini burkuyordu. Yine de vazgeçemiyordu kendi rahatından.

Vaiz yollu yazılarını okuyan bazı kimseler evinin kapısını aşındırmaya başlayınca, kurulmakta olan tarikat havarilerine “ne idiğü belirsizler” adını taktı Sonya. Halk tabakalarından gelme meçhul ziyaretçileri kastediyordu bu deyimle.

1884 de Ne Yapmalıyız! ve Nedir Benim İnanım! başlıklı incelemeleri yayınladı. İsa’nın doktirinine inandığı belirtiyordu ikinci kitapta.

Mirasyediliği hor gören Tolstoy kundura yapmayı, çift sürmeyi öğrenmeye kalktı o yaşında. Yaratıcı yanı tükendi de vaizliğe ondan döktü işi diye hasımlarını İvan İliç’in Ölümü ile mat etti. Şaheserlerinden biriydi bu uzun hikaye.

Ahlak hocalığını bırakmış değildi ama. Tütün içmekten vazgeçip vejetaryen kesildi birdenbire. Köylülere de ayyaşlığın kötülüğü üzerine nutuklar çekiyordu. 1886’da Karanlığın Kudreti yayınlandı. Köylü törelerini ele alıyordu bu oyunda.

“Ne idiğü belirsizler” in sayıca artması, evinin içinde sözünü geçirememekten korkan Sonya’ya şu düşünceyi telkin edecekti: “Ne garip! Hayatta hiçbir şey başaramamış kişiler, sapıklar, aklı kıtlar, sersemler Lev’in doktrininde alıyor soluğu!” Irkdaşlarının çoğu gibi itiraza hiç gelemeyen Tolstoy, ilkeler bahsinde karısının kanısına kulak bile asmıyordu.

1895 başlarında “Efendi ve Uşak” kaleme alındı. Aynı yılın sonlarında “Diriliş” üzerine çalışmaya koyuldu. Beri yandan tarikati büyümüş, bütün dünyaya yayılmıştı. Tolstoy her gün bir yığın mektup cevaplıyordu.

1897 de “Sanat Nedir?” adlı incelemesini hazırladı. Topluma faydası olmayan sanatın lüzumsuzluğunu ileri sürdü bu incelemede, Daha sonra “Hacı Murat” ı kaleme aldı, “Canlı Kadavra” yı tasarladı.

1908’de, doğuunun seksenci yıldönümünü bütün Rusya kutladı. Vücudu yıpranmıştı ama artık. 1910 Temmuzunda vasiyetnamesini hazırladı. Eylülde, Johannesburg’daki Gandhi’ye, ruhi vasiyetnamesi demek olan o meşhur mektubu yazarak kötülüğe mukavemet göstermemek ilkesini bir kere daha övdü.

Karısına haber vermeden kasımın 10’unda kaçtı evinden. Trene binip güneye yöneldi. Yolda halsiz düştüğünden küçük Astapovo kasabasında trenden indi. Gar şefi ünlü yolcuyu evine misafir etti. Koşup gelen Sonya’yı çömezler Tolstoy’un yanına bırakmadılar. Son demler bir hafta sürdü. Küçük istasyon ve küçük köy çok geçmeden gazete habercilerle, fotoğrafçılarla doluverdi. İşlerin birden artmasıyla yemeden içmeden kesilen telgraf memurları ne yapacaklarını şaşırdılar. Hastanın durumu, harareti, öğrenir öğrenilmez yeryüzünün dört bucağına bucağına bildiriyorlardı. Dünya gazetelerinin baş sahifelerinde: “Tolstoy’un hastalığı” başlıklı yeni bir sütun yer almıştı. Kış kıyamette evini barkını bırakıp kaçan bu yaşlı adamın yol üstü halsiz düşerek küçük bir tren istasyonunda yatağa girmesi dünyanın her köşesinde ilgi ve heyecan uyandırmıştı. Daha dün adı sanı bilinmeyen Astapovo günün en ünlü yerleri arasına karışmıştı birdenbire. 20 Kasım sabahı, altıyı beş geçe öldü.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir