Nedir,  Psikoloji

Felsefe nedir?

Felsefe İ.Ö. VII-VI. yy.da Anadolu’nun o zaman Yunanistan’a ait topraklarında, Miletds’da Thales‘le başladı. Thales’in böyle bir sözcüğü kullanmadığını, tanımlamadan ilk kullananın ise Samos’lu Pythagoras (İ.Ö. 570- 4‘M)) olduğunu biliyoruz. Sözcük bugün ondan anladığımıza az çok yaklaşarak ya da bugünkü anlamına başlangıç olabilecek biçimde ilkin Aristoteles (İ.Ö. 384-322) tarafından tanımlanmıştır: Aristoteles “ilk felsefe”den (“prima philosophia”) söz ediyor ve bunu aşağı yukarı bugün “metafizik” dediğimiz şeyle bir tutuyordu. Arada geçen iki yüzyıllık zaman içinde, ne olduğu açıkça bilinip söylenmeden felsefe yapılmış oluyor, demektir. Bu tür örneklerin de ötesinde burada felsefeyi felsefe diye tanımlamaya kalkışsak bu yeterli de olmayacaktır. Çünkü felsefe tarihinde çeşitli görüş açılarından filozofların kendi çalışma alanlarını çok ayrı tanımladıklarını görüyoruz. Bu konuda hiçbir görüş birliği yok.

Felsefe yapmak soru sormak mıdır?

Yine de bir felsefe kitabını ele aldığımızda böyle bir metnin ilk bakışta ortaya çıkan (ve başka metinlerde bulunmayan) bir özelliği var: felsefe metinleri sorulara pekçok yer vermesi, daima sorular sorması ile başka metinlerden ayrılmaktadır. Filozoflar daima daha çok soru sormaktan gizli (ya da açık) zevk alan, adeta sormaya doyamayan ve soru sormadaki ustalıklarına dikkatimizi çekmek isteyen kişiler. Kuşkusuz bu türlü soru soran filozofların başında Atinalı filozof Sokrates (470/469-399) geliyordu. Soru sormayı kendi felsefesi için bilinçli bir yöntem haline getiren Sokrates, çarşıda pazarda zamanın paralı öğretmenleri olan sofistleri, bu arada sıradan kişileri de bildiklerini iddia ettikleri konularda sorguluyordu. Konuşmaya, dialoga dayandığı için bu yönteme dialektik, sorgulanan kişide soru yoluyla düşüncelerin, daha doğrusu kavramların doğmasına yol açtığı için de doğurtma yöntemi denmiştir: Sokrates böylece kavramsal bilgiyi arıyordu. Ancak Sokrates’in sorduğu bütün soruları sonuna kadar yanıtlamak olanaksızdı. Onun böyle bir isteği de olmadığını öğrencisi Platon‘un Sokra- tes’i konuşturarak kaleme aldığı kimi dialoglarından da anlıyoruz. Soruların takılıp kaldığı, kavramların tanımlarına kavuşturulamadığı yeri bulma, rasgele hazır yanıtlar vermekten daha üstün bir işti Sokrates’e göre.

Bütün bunlara bakarak felsefe yapmanın başlıca koşulunun soru sormak, giderek sorgulamak olduğunu söyleyebilecek miyiz? Ancak bütün başka insanlar da bu arada çocuklar da soru soruyor. Bu nedenle onlar filozof mu? Yine de filozofun soru sormasının bütün bu türlü sıradan sorulardan iki önemli noktada ayrıldığını söyleyebiliriz: bu sorular rasgele değil belli bir araştırma amacıyla sorulmakta ve akla hizmet etmektedir. Birşeyi araştırmada daima akıl (ve mantık) egemen olacağına göre, kısaltarak felsefedeki sorgulamaların akıl adına yapıldığını burada asıl soru soranın aklımız olduğunu söyleyebiliriz.

Felsefenin zorluğu

Soru sorma ve akıl? Akıllıca soru sorma? Yani dilini akıllıca kullanma. Dil ve akıl? Eski Yunan- ca’da hem “söz”, “dil”, hem de “akıl” anlamlarına gelen “logos” sözcüğü bu ikisi arasındaki yakın ilişkiyi gösteriyor.

Bu sözcüğü ilk kavramlaştıran Efesos’lu Herak- leitos’tan (550-480) bu yana, Platon’un, giderek tüm stoacı filozofların bu iki anlamlılıkta derin bir anlam bulduklarını, görüyoruz. Ne var ki eski Grekçede “logos” yalnızca iki anlamlı değil, çok- anlamlı bir sözcük: “dikkat”, değer biçme, “ilişki”, “orantı”, “ölçü”, “varlık nedeni”, “neden”, “açıklama”, “tümce”, bildiri”, “tanım”, “gerekçe”, “usa- vurma”, başka sözcüklerle birleşerek ya da türetme yoluyla “koyma”, “yayma”, “toplama” “hasat” anlamlarına geliyor. Çağımızda Martin Heidegger (1889-1976) bu sözcüğün özellikle son andığımız “koyma”, “toplama” vb. gibi anlamlarına dikkati çekerek onu yüzyıllardır süren uykusundan uyandırmayı başardı. Heidegger bu sözcüğü Grekçede bir felsefe kavramı olarak ilk kez kullanan Efesli Herakleitos’un görüşlerinin ilginç bir yorumunu yaparak şunu gösterdi: “logos” sözcüğü gerçi dille “akıl”ın ilişkisini dile getirmektedir. Yine de “akıl” dediğimiz şeyin de nereden geldiğini, onun asıl özünü araştıracak olursak bu ilişkinin sanıldığından daha da yakın ve sıkı olduğunu görürüz. Aklın öz kaynağı “varlık”tır. “Logos” dil ile “varlık”ın içiçe geçip bir top olmasını anlatmaktadır bize. Heidegger şöyle diyor: “Logos sözcüğü varolan her şeyi varlığında toplayan ve orada önümüze seren şeyin adıdır. Logos varolanın varlığının kendisinde olup bittiği şeyi adlandırır” Heideggerin, kullandığı sözcüklerin Almanca’daki çağrışımlarına dayalı bu zor tümcelerinin anlamını Türkçede anlatmayı deneyecek olursak: “toplama” ve “toparlama” sözcüklerini bir yandan şeyleri, nesneleri toplamak, onlara düzen vermek anlamının yanında “akıl”la ilgili olarak da kullanıyoruz. Örneğin: “aklını başına toplamak” “toparlamak” (“düşünerek sonuca varmak” anlamında). Bunu göz önünde bulundurarak şöyle diyebiliriz: Dil ve konuşma yoluyla varlıkları derliyor, topluyoruz, onları derli toplu tutuyoruz, toplamını yapmak üzere göz önüne seriyoruz. Dilde varlığın bir çeşid hasadını yapıyoruz.

Heidegger üzeri tozlu, yalnız Antik Çağın değil, tüm Hristiyan Ortaçağının kokusu sinmiş “logos’  sözcüğünü modernleştirerek felsefede önemli bir adım atmış oldu: Ona göre “logos” kavramıyla varlığın düşünülebilir hale gelmesi (Herakleitos’ta) Batı Uygarlığının başlangıcıdır. Eğer akıl ve varlık dilde bu türlü toplaşmasaydı, felsefe ve bilim diye birşey olmayacak. Batinın bugünkü teknik gelişmesinden de söz edilemeyecekti. Son bir çözümlemede varlığı derleyip toplayan, önümüze yayan, emrimize veren, tekniktir. Daha doğru olarak Heidegger’in “tekniğin özü” dediği şeydir.

Tekniğin özünün kaynağı “logos”ta, “logos”un gelişmesi de tekniğin özündedir. Haklı mı Heidegger? Dil ve aklın ilişkisini açıklayacak yerde, bizi çok daha zor bir konunun, metafiziğin en çetin konularından biri olân “varlık” sorununun içine sokmadı mı? Bu konunun güçlüğü nereden ileri geliyor? Felsefe hep böyle zor mudur? Oysa dil ve soru sormak konusu ile başladığımız ölçüde, kendimize çok daha kolay birşey tasarlamamış mıydık?

FELSEFENİN VE BİLİMLERİN ORTAYA ÇIKIŞI

Heidegger’in “logos” üzerine söylediklerini şimdilik bir yana bırakalım. Başladığımız noktaya geri dönelim: Başta felsefe metinlerinin başlıca özelliğinin sorularla dolu olması olduğunu söylemiş, sonra da felsefedeki soru  sormaların her günkü soru – sormalarımızdan ayrımını arayarak “logos” kavramına gelip dayanmıştık. Bu kavram bize bu soruların rasgele değil, akla dayalı sorular olduğunu göstermişti.

Akıl insanın bilme yetisidir. Özellikle Yeni çağ’dan beri bunun böyle olduğu kabul edilmektedir. Akıldan söz edilince insandaki “bilme isteğimden, “bilme”den , “bilgi”den, “bilgelik”ten, “doğru bilgi “den söz etmek, bunların felsefeyle ilişkisini belirlemek gerekir. Biz de burada bu kavramlara kısaca değineceğiz, ama aynı zamanda “bilme” dediğimiz şeyi “bilmeme” ile (ve bunun sonucu olan ”yanlış”la) birlikte bu geniş bağlam içinde ele alacak, bu ele alışı kendimize başlıca bir tutum yapacağız.

Bilme isteği felsefeyi zorunlu kılmıştır

însan bilme isteğiyle dünyaya yönelen bir varlık. Çağdaş ruhbilim ve psikanaliz bize çocukta bilme isteğinin çok erken aşamalarda, daha konuşmaya, merak ettiği şeyleri sormaya başlamadan ortaya çıktığını ve ilk merak konusunun annesinin vücudu olduğunu gösteriyor. Bilme isteğinin dile dökülmesi onun yalnızca bir istek olarak kalmaktan çıktığını, çocuğun bilgiler edindiğini ve onları belleğine işleyebildiğini gösteriyor. İnsan toplumlarının ne kadar başlangıcına gidersek gidelim dil, konuşma olgusuyla karşılaştığımıza göre, toplum yaşamının temelinde daima birtakım düzenli (örneğin, dinsel buyruklar biçiminde örgütlenen) bilgilerin bulunduğunu kabul etmemiz gerekir.

Ancak insandaki bilme isteğinin İ.Ö. 6. yy.da Eski Yunanistan’da felsefenin başlamasıyla ileriye doğru önemli bir adım attığını biliyoruz. Bu ilerlemeyi kuşkusuz yukarda anlattığımız “logos” kavramı belirlemiştir: Araştırma sonucu olarak elde edilen bilgilerin akılla temellendirilmesi olanaklı hale gelmiştir.

Eski Yunanistan’da felsefenin ortaya çıkmasıyla birlikte “bilgi” kavramıyla ilgili olarak başlıca iki gelişme olmuştur: Felsefeyle birlikte ilkin ondan ayrılmaz bir biçimde bugünkü anlamımızda bilimler de ortaya çıkmıştır. Örneğin ilk Yunan filozoflarından Thales (624-546), astronomi matematik, fizik; Anaximandros (610-547) astronomi; Pythagoras (570-490) matematik, fizik ve antropolojideki çalışmalarıyla tanınıyorlardı. Yunanlılar, komşu ulusların, özellikle Mısır ve Mezopotamyalıların astronomi, matematik ve tıp alanındaki bilimsel buluşlarından yararlanmışlardır: Son arkeolojik bulgular bu uluslarda bu türlü çalışma ve buluşların daha önce tahmin edilenin de üstünde gelişmiş olduğunu ortaya koyuyor. Bu nedenle bir çok felsefe ve bilim tarihi kitabında olduğu gibi Yunanlılardaki bilimsel ışıklanmayı, onların ilk kez olayların neden ve niçinlerini sormuş, başka uluslarda pralik’e yönelen bilgileri ilk kez kuram düzeyine çıkarmış olmalarına bağlamak yanlış olur. Olaylara İni türlü yaklaşım belli oranda Mısırlılarda da, Bahillilerde de vardı ve gerçekte doğaya belli yasala- ıııı egemen olduğuna inanmadan bilim de yapılamazdı.

Felsefeci doğru bilgiyi arar

Yunanlıların konuya asıl katkısı bilimsel araştırmayı toplumdaki her türlü otoriteden bağımsız bir biçimde, hem otoriteyi, hem de başka bilimsel görüşleri tartışarak yürütebilmelerindedir. Belki de ilk kez Yunanlılar öğretimi otoritenin devralınması vc ona boyun eğilmesi olarak değil, geleneğin İçinde eleştirel bir tavırla yer alma olarak biçiminde yorumlamayı ve gerçekleştirmeyi başardılar, “daima her durumda ustanın yaptığını yap!” değil, “Daima bu durumda ustanın yapacağını düşündüğün şeyi yap!” İşte “kuram”ı belli toplumsal grupların elindeki özel, gizemli bir uğraşı olmaktan çıkarıp asıl kendisine yakışan açıklığa kavuşturan bu lür bir yaklaşım olmuştur.

Bilimsel ve felsefî düşünüş otoriteye başkaldırına ve eleştiri ile olanaklı hale geldiyse de, buradaki eleştirinin yalnızca eleştiri adına yapıldığını sanmamak gerekir. İnsan kuşkusuz “doğruyu bilmek istemekle, “doğru bilgiyi” amaçlamaktadır. Böylece şu sorular sorulabilir hâle gelmiştir: Doğru bilgi nedir? (Doğrunun anlamı nedir?) Doğrunun ölçüleri nelerdir? (Hangi koşullar gerçekleştiğinde bilgilerimiz doğruluk kazanır?) Birbirini açan ve tamamlayan bu iki soru bilimlerin ve felsefi düşünüşün başlamasıyla birlikte hemen sorulamamış, belli bir bekleme dönemini gereksemiş, ilkin Platon ve Aristoteles tarafından yukardakine benzer biçimlerde formülleştirilebilmiştir.

Doğruluk kavramı her türlü bilginin bilincidir. Gerek bilimler, gerekse felsefe doğru bilgiye yöneliyorlar. Ama doğrunun bilinci asıl ve gerçek anlamında felsefede ortaya çıkıyor ve “bilgi kuramı” (epistemoloji) çerçevesinde sorgulanabilir hale geliyor.

BUgüN FELSEFE YAPILABİLİR Mİ?

Konumuzun gelişmesine göre bugün felsefenin karşısına çıkan tehlikeyi şöyle özetleyebiliriz: Felsefe ve felsefi düşünme için büyük bir önem taşıyan, kavramlar ya da özlerle tözün canlı ilişkisinin kod ile iletinin tekdüze ilişkisine indirgenmesi. Bu indirgeme bir varsayım ya da kafamızdaki “entellektüel” bir kuruntu değildir, bugün dilde, örneğin Türkçede cereyan etmektedir. “Bilgi” sözcüğünü alalım: aslında çok anlamlı olan ve getirdiği büyük kavram gerginliğiyle felsefenin uğraştığı en önemli sorunlardan “bilgi sorunu”nun taşıyıcısı olan bu sözcük, bugün çok dar, teknik bir anlamda, “haber”, “information” anlamında kullanılmaya başlandı. İletişim bilimi kuşkusuz yalnız sözcüğü değil kavramı da filozofların elinden almayı istemektedir. Politikacılarımız “bilgi” sözcüğünü büyük bir rahatlıkla “information” anlamında kullanırken aslında buradaki iki anlamlılığı ortadan kaldırmanın sevinci içindeler. Onlara göre, “informasyon” “bilgidir, bilginin tümüdür.

Fransız filozofu Gilles Deleuze yayınladığı son kitabında şu karşı görüşlere yer vermektedir: Felsefenin asıl konusu kavramlardır. Oysa bugün “bilgilenim kuramı, pazarlama, endüstri tasarımı, reklamcılık, iletişimin bütün dalları kavram sözcüğünü kendilerine çekmişler ve şöyle demektedirler: bu bizim işimiz, yaratıcı olan bizleriz, biz kavramalarız (“concepteurs”). Kavramın dostları bizleriz, kavramları bilgisayarlara yerleştiren bizleriz. Tek olay sergilerdir. Kavramlar da satıştaki mallar olmuştur.”

Deleuze‘e göre felsefe de bu sunulan modellere kendisini uydurmaya bakmaktadır. Oysa onun ödevi mal üretmek değil, “kavramlar yaratmaktır. Deleuze haklı mıdır? Eğer haklıysa bugün felsefe belli bir ölçüde yapılamaz hale gelmiş demektir.
Çağımızda gerçekleşen teknolojik olay, iletişim teknolojisi, yadsınamaz ve dönüşü olmayan bir yol olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu yola gitmekten bugün hiç kimse alıkonamaz. Bu konuda dışardan bir eleştiri yapma olanağı yoktur. Bu işin bir yanıdır. Öbür yanı ise felsefenin daima kavramlar ya da özlerle tözün ilişkisi üzerine belli bir düşünmeyi birlikte getirdiğidir. O zaman felsefe kendi düşmanını, bu düşünmeyi engelleyen ve durdurmak isteyen şeyi de kendi düşünmesinin içine almak zorundadır.

Felsefe şimdiye kadar metafiziğe karşı büyük bir savaş verdi (bu savaş hâlâ sürüyor). Kavramlarının tözleştirilip “birerşey” olarak dondurulmasına karşı çıktı. Şimdi ise aynı kavramların pazar ekonomisinin mallarına dönüştürülmek üzere şeyleştirilmesine karşı çıkmak ödevini yüklenmesi gerekmektedir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir