Kimdir

Albert Camus kimdir?

Albert Camus, Fransız bir yazar ve filozoftur. Varoluşçuluk ile ilgilenmiştir ve absürdizm akımının öncülerinden biri olarak tanınır; fakat Camus kendini herhangi bir akımın filozofu olarak görmediğinden, kendini bir “varoluşçu” ya da “absürdist” olarak tanımlamaz. 1957’de Nobel Edebiyat Ödülü‘nü kazanarak, Rudyard Kipling’den sonra bu ödülü kazanan en genç yazar olmuştur. Ödülü aldıktan 3 yıl sonra bir trafik kazasında hayatını kaybetmiştir.

Edebi kişiliği ve eserleri

Albert Camus’un ilk romanı Alman işgali sırasında yayınlandığı zaman, tekniğinin sadeliği, havasının acayip yeniliğiyle dikkati çekti hemen. Franz Kafka‘nın karanlık, korkunç bir facia şeklinde sunduğu evrenin anlamsızlığını keşif macerasını Camus’nün kitabı, gündelik hayat planında ele alıyordu. Meursault, sebepsiz yere adam öldürür. Bu cinayet, her şeyin irademiz dışında meydana geldiğini gösterir. İnsanların olaylara vermek istedikleri o zorlama mantık, o yüzeyde kalan sağduyu, Yabancı‘yı, yargılanması boyunca hayretler içinde bırakıp.

Meursault, hapishanede, bir an bile ıstırap duymaz; bu dünyaya yabancıdır o. Ancak idamına birkaç gün kala, ölüm üstüne düşüncelere dalar. İnsanın ne bu dünyadan, ne de ötekinden bekleyecek bir şey olmadığın daha iyi anlar.

Bu acayip roman; sonsuz sadeliği, bir de, Fransızların savaş yıllarında yoksu kaldıkları Amerikan romanlarını hatırlatan anlayış tarzıyla hoşa gitti her şeyden önce. Ama Sisyphe Efsanesi yayınlanınca, abes felsefesi diye adlandırılacak bir felsefenin savunması olduğu anlaşıldı. Camus, Rus filozofu Şeştov’un temalarını, kendi düşüncelerine hareket noktası olarak almıştı. Camus’ye göre, insanın bulunduğu evrenin insan için bir anlamı yoktur; ne davranış, ne de bilgi, yeni yeni sonuçlar çıkarabileceğimiz bir tek temel yargı vermezler biz. “Sınırlı anlaşılmaz bir evren” le karşı karşıyayızdır. Öte yandan, insanoğlunda, alabildiğine bir mantık, mutluluk ve ölümsüzlük ihtiyacı vardır. Ama Tanrı arzusu, Tanrı’yı yaratmaya yetmez; her öğretide, her tanrıbilimde, kesinliği şüphe götürmekle beraber, bu anlamsız dünyaya anlam kazandıracak, kişiye umut verecek bir belirti, kurtarıcı bir görüntü gizlenir. Ne var ki, aldatıcı boş bir görüntüdür bu.Yeryüzünde mutluluğunu sağlayamayan, er geç ölecek olan, daha iyi bir dünya tasarlamak için akla yakın bir sebep bulamayan insanoğlunun bel bağlayabileceği bir umut kapısı yoktur.

Camus’nün kahramanı, saçmalıklarla dolu bir çevrede yaşar. Şüphesiz dünya, anlamdan yoksundur.Ama insan, kendinde taşıdığı o faydasız mantık ve mutluluk ihtiyacıyla dünyanın temelindeki bu anlamsızlığa bir anlamsızlıkdaha katar.

İnsan, içinde yaşadığı dünyada hiç de uygun yaratılmışa benzemez. Meursault’nun belli belirsiz hissettiği bu korkunç gerçeği adalet makinesiyle hapishane hayatı tam bir kesinlikle ortaya çıkarır. Böylece Camus, azametli bir istoacılığa yönelir. Ama o, Vigny gibi, fildişi kuleye kapanacak cinsten bir yazar değildir. İstoacılığın zevklerden kendini korur, kötülüklere katlan formülü bize zorla kabul ettirilen haksız, akıl ermez şartlara karşı yetersiz bir itiraz gibi görünür ona. Çünkü insan, kendi anlamsızlığına boyun eğmemelidir. Camus, Senancour’un yüzyıldan fazla bir zaman önce yazdığı Berman adlı romanındaki şu cümleyi hatırlatıyor: İnsanın ölümlü bir yaratık olduğu doğrudur; ancak, direne direne ölelim alın yazımız yoksulluğa, bunun haklı olduğunu kabul etmeliyiz. İnsan zekadan mantıktan yoksun bir dünyada zekasıyla, mantığıyla hareket etmelidir.

İnsanlığa reva görülen bu haksızlıkla Camus, bütün gücüyle savaşacaktır durmadan. Ama Bir Alman Dosta Mektuplar eserinde gelinceye kadar Meursault, Andre Malraux’nun Fatihler ve Büyük Yol romanlarının kahramanları gibi henüz birey olarak çarpışı, insan olarak değil. Düşman bir evrene gururuyla karşı koyar sadece, adaletiyle değil.

İlham kaynağı en çok Şestov olmakla beraber, Sisyphe Efsanesi’nde, Nietzsche’nin formüllerine yakın förmüller vardır: Camus’un ilkel istoacılığı, ateşli bi repikürcülüğe döner sonradan. Onun anlamsız, saçma adamı, Montherlant’ın, örneğini kendinden alarak yaratmak istediği o her şeyi hor gören, zevkinden başka birşey düşünmeyen aristokrat tipinden pek farklı değildir.

Camus bu kadarla kalsaydı, yeni bir çığır açmak şöyle dursun, felsefi temaları işleyen bir sanatçı olmaktan ileri geçemezdi. Ama gerek Yabancı, gerek Anlamsızlık adlı kitapları, sonraki eserler için bir hazırlık mahiyetindedir.

Camus’nün bugüne kadar verdiği eserleri üç bölümde incelmek mümkündür: Birincisi, çok genç denecek bir yaşta yayınladığı Düğün adlı küçük kitabıyla başlayıp Yabancı’nın temsil ettiği, ahlaki kaygılardan uzak devredir ki, buna Cezayir devresi de diyebilir. Afrika hayatı Camus’ye, dünya nimetlerinden faydalanmak fikrini aşılar.

Gide de Camus’den önce, Afrika toprağının, ateşli paganizmin sezmiş, Protestan eğitiminin zincirlerinden kurtulmak için, şehvet ülkesine koşmuştu. Ama Gide, yine de ahlak meselesi üstünde düşünmekten, bu meseleyi tartışmaktan kendini alamamıştır. Camus’ye göre, böyle bir mesele yoktur. Her şeyden önce, söz konusu olan, hayata bir anlam bulmak değil, yaşamaktır. Hayata bir anlam bulmaya çalışmak, yaşamaya engel olur. İnsanüstü bir mutluluğun olmadığını, yaşanılan günlerin dışında bir ebedi hayatın bulunmadığını anlıyoruz. Bu gelip geçici ama asıl nimetlerden başka nimetler mevcut değil.

Sisyphe Efsanesi yapıtında, Sisyphe, isyan etmiş bir köledir. Bir an bile son veremez köleliğine; ancak, küçümseme duygusuyla, biteviye yuvarlanan kayasını dağın tepesine çıkarmakla kurtulabilir ondan; sınırlı, aşağılık durumunu kabul edip benimsemekten başka çıkar tol yoktur. Sisyphe Efsanesi, Caligula ile Anlaşmazlık piyesleri, Camus’un felsefesi devri olan ikinci devrinin ürünleridir.

Bu hayatı, Camus’nün dilediği şekilde, kibirli, şehvetli bir epikürcülükle yaşamak için, fizikötesi mahkumluğumuza karşı ayak diremek gerektirir. İnsanlar mutlu değilllerdir ve ölürler.Bu gerçek, Caligula’nın zihnini bir kurt gibi kemirir. Roma İmparatorluğunua tam manasıyla söz geçirdiği, kudretinin en son mertebesine ulaştığı bir sırada Caligula olmayacak.

Sisyphe Efsanesi, bireysel bir davranışın ifadesiydi. Camus, hem insanı dünyayı, hemde dünyanın insanı anlamadığını meydana çıkarmıştı. Ama Mukavemet Hareketi sırasında, bütün Fransızlar, saçmalıkla hep birlikte savaşmışlardır. Her insan, yeryüzünün düşmanlığına karşı sesinden yükseltmelidir, hiç şüphesiz. Ne var ki, onun itirazı, bireysel olmaktan çıkıp toplumun itirazı da olabilir.

Tek başına, yaşayan insan ancak, gökyüzünün güzelliği, ten hazzı, oyun tutkusu gibi bireysel değerler koylar ortaya. Oysaki, saçmalığa karşı savaşta insanlar bir kez birleştiler mi; adalet, fikre saygı, dostluk gibi değerler koyarlar ortaya. Böylece, savaştaki arkadaşlık, bir ahlakın da kurulmasına yol açar.

Birey adına değil de, insanlığın hali adına bu savaşı, hiçkimse Veba’nın belli başlı kahramanı doktor Rieux kadar iyi ifade edememiştir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir