Kimdir

Alain Fournier kimdir?

Asıl adı Henri Alain Fournier olan bu Fransız romancısı, Fransa’nın Cher eyaletindeki La Chapelle d’Angillon’da 30 Ekim 1886’da doğdu. 22 Eylül 1914’te de Verdun yakınındaki Eparges’da, düşman saflarında kaybolduğu ilan edildi.

Bir öğretmen ve köylü ailesinin çocuğu idi. Berry’nin kırlık, ormanlık yerlerinde biraz kasvetli, fakat harikalı hayallerle dolu bir çocukluk geçirdi. Sonradan bu güzel çocukluk anılarını yeniden diriltmeye çalıştığı ve edebiyata da bu yüzden merak sardırdı.

Alain Fournier’in ömrünün ondan sonraki on iki yılı da, bu eşsiz dostlık ve arkadaşlık dolu olarak geçti. Nitekim bu dostluğun izlerini, birbirlerine yazdıkları Mektuplar adlı eserde de görmek ve adım adım takibetmek mümkündür.

Erginlik çağındaki bu iki delikanlı arasında çok belirli karakter ayrılıkları bulunduğu için, arkadaşlıkları bu yüzden daha verimli oldu. Fournier’de arkadaşında olduğu gibi fikirlere düşkünlük tenkitçi bir zeka ve okunan kitaplardan edinilen o ateşlilik yoktu. Fournier içinde taşımakta olduğu ve duymaya bağladığı nadir ve gizli müziğin sesini bozacağından çekindiği için çözümlemeye pek itibar etmiyordu.

Bir gün hocalardan biri Henri de Regnier’den bir parça okuyunca, Alain Fournier ile arkdaşı sembolize merak sardılr. Riviere, Barres’e pek hayrandı, buna karşılık bu yazara pek aldırış etmeyen Alain Fournier, esrarlı şeylere olan eğilimini Jammes, Maeterlinck ve en çok Jules Laforgue’da tatmin imkanını buluyordu. Nitekim, sonradan Mirales Mucizeler adlı bir kitapta toplanmış olan şiirlerinin de bu şairlerin etkisi altında yazılmış olduklarını gördü.

1906’da Alain Fournier, Claudel’i keşfedince, bilhassa sözle düşünceden, dış alemle iç alemden meydana gelme toptan bir sanat tarzı edinerek edebi kişiliğini daha da zenginleştirdi. Fakat bundan bir yıl önce hayatı, pek olağan bir macera yüzünden altüst olmuş, baştan aşağıya değişmişti. Aslında bir macera bile denemezdi buna hatta.

Alain Forunier Coursla Reine’de bir genç kıza rastladı, onunla kısacık bir konuşma yaptı. Sonradan da kendisiyle hiç görüşmedi, yalnız arada, sırada ondan bazı haberler aldı. Fakat genç yazar bu genç kızı birdenbire, bütün hayallerinin canlı bir sembolü haline getirdi.

Beri yandan Yüksek Öğretmen Okulu’nun giriş sınavına katılmıştı ama kazanamamıştı. Bunun üzerine askerliğini yaptı, sonra da gazetelerde birtakım makaleler, dergilerde hikayeler yazmaya başladı. Gide’in etkisi benliğinde Claudel’in etkisiyle çarpışıyordu. Claudel’in etkisiyle katolikliğe doğru bir eğilim duyu ama bu mezhebin riyazat dolu, kişinin benliğini yok eden mahiyeti, genç yazarı ürküttü.

Nitekim o sıralarda Alain Forunier, içinde gizli kalmış sırları açığa vurmaya başlayarak şöyle yazıyordu: “Çehremi herkes göstermek istiyorum. Hayat denen şeyin tam ortasında, kendi benliğimde en harikulade olan ne varsa, ona ulaşmak istiyorum.

Bununla beraber, 1909 yılı yazında Lourdes adlı dini ziyaregaha yaptığı yolculuk sırasında içinde yine dini kaygılar yeretmişe benziyordu. Fakat birkaç yıl sonra Birinci Dünya Savaşı başladı ve Alain Fournier daha ilk çarpışmalarda öldü. Fakat henüz savaş başlamadan önce, yani 1913’de Adsız Köşk eserini yayınlamıştı. Sembolizmin son solukları içine çekmiş olan 1910 kuşağının verdiği eserler arasında bu en incelerinden biridir. O devrin delikanlıları, realizm’le hayal’i birleştirerek böylece ideal’i spirituel’i arıyorlardı.

Adsız köşk şiirli roman tipine bir örnektir. Bir konuyu ve birtakım kişileri değil de, bir ruh halini anlatmaya çalışır. Nitekim savaştan sonra, Marcel Arland ve Robert Brasillach gibi yazarlar da aynı yolda bir müddet için yürümüşlerdir.

O devrin ileri gelen yazar ve şairlerinden Charles Peguy Alain Fournier’daki sanat kabiliyetini daha Adsız Köşk yayınlanmadan iki yıl önce sezmişti. Nitekim 16 Eylül 1911’de şunları yazıyordu: “Çok ilerleyeceksin sen, Fournier. Beni dediydi dersin bak.”

Sevgili arkadaşı Jacques Riviere ise Alain Fournier’nin hayatını gerçekte pek az ilgili bulmaktadır. Ona göre bu hayat, tahlili pek güç birtakım maceralardan meydana gelmiştir. Sonra Alain Fournier maddi bakımdan olduğu kadar manevi bakımdan da perhizkar ve kanaatli bir insandı. Maddi bakımdan mesela ancak ölmeyecek kadar yeyip içerdi. Manevi bakımdan ise gerçekle hemen hemen ilgisi yoktu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir